19.08.2010

Neyse Halliim, Çıksın Falliim


Sabahın kör vakitlerinde Urla'daki serin yatağımdan kalkıp uyuklaya uyuklaya düştüm yollara, malum çalışmak gerek. Gerek gerekmesine de, bu kaddaar erken kalkınca şu anda kafam oldu 1500, sanki koccaaa kazan taşıyorum boynumun üzerinde. Ah olaydı şöyle bir köpüklü sade türk kahvesi ! :)

Dün akşam yaptığımız kızlar partisi, kahve, fal seramonisiyle idare edeceğiz artık..elden anca gelen bu. ;)

Seviyorum günün hengamesinden kaçıp uzaklaşarak arkadaşlarla yapılan çay, kahve keyiflerini. Sanki insanın üzerindeki bütün negatif enerjileri puf uçuruveriyor. Dün akşam hem uzuun zamandır bulamadığımız konuşma aralığını yakalayıp bol bool dertleştik, hem de işin içine "falcı bacı" muhabettini katarak biraz şenlendik. Keyfimiz daha da boool, neşemiz yerinde, dostluklar baki olsun,.. bir de fincanın dibinde görünen mutluluklar tez zaman da bizi bulsun. :)))

Bizim dün akşamki oldukça alaturka kahve keyfimizin ardından, mekan-Bornova'nın göbeğinde türkü ve şiir evi,ayrı bakır cezvelerde gelen bool köpüklü kahveler, dayanamayıp yarım kilo aldığımız sıccak tulumba tatlımız (5 kilo vermem gerek beniiim ! ),etrafımızda ah ablam, kardeşim edaları, masamızın üzerinde de iç karartıcı tonda, kötü bir örnek sayılabilecek, kilim desenlerine gönderme yapan, foklorik olma çabasında bir masa örtüsü oluncaaa, ben de merakla acaba bu kahve-çay dünyasında neler neler varmış diyerek başladım aramaya.

Pazar günü gazetede Defne Koz'un Lipton firması için yaptığı tasarımın haberi vardı. Çay denince akla ince belli bardak gelir. Defne Koz, kendi üslubuyla ince belli bardak fikrine güncel bir yorum getirmiş. Ben açıkcası raflardaki yerini almasını heyecanla bekliyorum. :)



Koleksiyon'un sitesine baktığınızda da Faruk Malhan imzalı başka bir ince belli yorumunu bulmak mümkün.


 
İstanbul ve Dervish Simli


 Bir başka ince belli yorumuna ise Porland firmasının sitesinde denk geldim. Malzemenin farklılaştırılmasıyla da değişik bir yoruma gidebiliriz.


Porland'ın sitesinde gezinmek büyük bir keyifti. Her zevke, her alışkanlığa hitap edebilecek bir şeyler bulabilmek olası. Tasarımın sınırı yok !



 
ya da yine Faruk Malhan tasarımlarından birine atlayıp, Sufi'lerden alabilirsiniz kendinize.

Sufi Kupalar
 Jumbo firmasının ürünleri sanki biraz sonra başlayacak moda defilesinde podyumu dolduruvereceklermiş fikriyle piyasaya sürülmüşler. O kadar şık ! ;)



Eğer canınız çayı boşverip kahve derdine düşerse de alternatif çooook. ;)

                                      

İsterseniz kahvenizi porselen cezvenizde köpürterek,



İsterseniz geleneksel tarzda bakır cezvede köpürterek, yanına da ağzınız tatlansın diye lokum ekleyerek,



Ya da Jumbo'nun önerdiği gibi çelik şıklığında köpürterek,


"Yok ben bunların hiç birini istemiyorum, vaktim yok, ofisteyim,.." diyorsanız da Kunter Şekercioğlu'nun tasarım ödüllü, Arzum firması için hazırladığı kahve makinasında köpürterek, tadını çıkarta çıkartaaa  hüpletebilirsiniz. :)

"Hayır,hayır benim aradığım bunlar değil." derseniz. Mudo'nu sayfasına da şöyle bir bakın derim. Başka başka lezzetler sizi bekliyor.



ya da farklı malzemeler ve tarzlarda ürünler.






Benim gibi arabada çay, kahve içmeye düşkünseniz eğer Tchibo'nun fonksiyonel ürünlerini de gözden geçirmekte fayda var. İlle de camdan başka şeyde içmem diyenler için çift cidarlı kupalar ve de kilitli ağızlıklarıyla fonksiyonel muglar. :)


 



Klasikciyseniz, benim gibi foklorik ve de oryantalist unsurlardan hoşlanıyorsanız , aşağıdaki ürünlere eminim bayılacaksınız.



Hiref


Porland


Sabah alışveriş sitelerinde gezinirken ise bambaşka şeyler keşfedip mutlu oldum. Renkleri, esprili şeyleri sever misiniz ?! ya da sizin elinizde olanların, sahip olduklarınızın sizi herkesten ayıran bir şeyler olması hoşunuza gider mi ?! işte bu ürünler, bu üreticiler tamamen bu içsel güdülere hitap ediyor. Tadını çıkarın.

Franz Porselen Firması Ürünleri

Finali benim çok naif, renkli ve eğlenceli bulduğum Pepe ve arkadaşlarıyla yapmak istiyorum. Thomas Rosenthal Grup tarafından üretilen bu fincanlar, muglar benim favorim. ;)

Pepe & Friends

17.08.2010

Mırmır mır mııııır


Pazar gününü kedişimle beraber kendimizi oradan oraya atıp uyuklayarak geçirdik. :)

Sonunda azıcık dualarımız duyulmuş olmalı ki ben deniz esintisi alan anne-baba yatağına kendimi fırlatıp atıp, sızıverdim...misket (kedişim) de önce benim baş ucumu deneyip ardından sıcaktan bayılmış olacak ki balkonda duran çamaşır sepetinin içine kıvrılıverdi. :)

Yarı sıcaktan, yarı bütün haftanın yorgunluğundan kaynaklı hımbıllık halini mışıl mışıııl uyuyarak çıkardık attık üzerimizden. Geri kalan artık gündeyse kedişin veterineri, kitap okuma, gazete karıştırma, yemek, çay, tatlı keyfi şeklinde geçip gidiverdi.

Cumartesi günü, birazcık gecikmeli de olsa  "Başlangıç" filmine gidebildik..ve de gayet inanilmaz bir fiyata. ;)
Grupfoni üzerinden yararlandığımız AFM davetiyelerimiz elimize geçtiği için, sadece 50 kuruş (2 sene oldu hala alışamadım yeni paralara) gibi komik bir para karşılığında sinema keyfimizi yaptık. Açıkcası bu sıcak havalarda şehir içerisinde bir yerlerdeyseniz, hele de öğle saatlerine yakın bir zaman aralığında atın kendinizi sinemaya, ya da her hangi bir alışveriş merkezine..nerede klima varsa ancak orada hayatta kalma şansınız var ne yazık ki çünkü.


"Başlangıç - Inception" ile ilgili çok da bir şey yazmak istemiyorum. Şu aralar fazlasıyla popüler, ki hakkında oldukça yazılıp çiziliyor. Yeni matrix olur mu, olmaz mı sorusunun cevabı benim kafamın içinde nedense "ne alakası var canım, ikisi de ayrı ayrı tarzlara sahip iki film" gibi şekilleniyor bu konuda herhangi bir otorite olmadığım halde. Benzer göndermelerde bulunan filmler olmalarına, aynı parallellikler de gözükmelerine rağmen,çünkü ikisi de felsefik içeriklere sahip, benim fikrim aralarında bir kaç kulvar mesafe olduğu fikrinde.


 


Başlangıç etkileyici, bir o kadar da sarsıcı bir film. Özellikle neyin gerçek, neyin rüya olduğunu sorgulatması açısından. Çarpıcı bir şekilde filmin başından sonuna kadar, ve de sonrasında da pür dikkat kesilmeniz gerekiyor, filmin finalinden sonra bile hangi katmanda kaldığınızı, bu katmanların nasıl birbiri içine geçip olası herşeyi etkilediği konusunda bayağı bir beyninizi zorlamanız gerekli.

Dahiyane bir kurgusu olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Escher vari bu görsel ve de fikirsel kurgu insanı içine alıp hapsediveriyor. Nasıl başladı, ne oldu, ne bitti derken filmin de sonuna ulaşıveriyorsunuz. Etkileyici, sürükleyici, görsel olarak da zengin bir film...daha ne olsun amaaa?! izleyin efendim,kaçmaz. Hele hele fantazi delisiyseniz, bir de içinde duygusal ve psikolojik unsurların bu şekilde eritildiği bir film hiiiiç kaçmaz. ;)


Benim sözüme güvenmeyenler için, bu konuda ciddi otoritelerden biri olan Atilla Dorsay'ın da film hakkındaki yorumunu ekliyorum. :)

İyi seyirler...iyi haftalaaar !




12.08.2010

Yesek mi, yemesek mi ?!

Bugün bir arkadaşımdan gelen bir mail'den çıkan imajlar beni de yerimde hoplatıp, aşka getirdi. Etrafımızdaki herşeyin aslında nasıl bir ilham kaynağı olabileceğine de muhteşem örnekler bence hepsi ayrı ayrı. Bu kadar güzel imajları paylaşmamak haksızlık olurdu.




Ne dersiniz yesek mi, yemeyip giysek mi ?! :)




   
  

11.08.2010

TREND RAPORU | Mad Men

TREND RAPORU Mad Men

STYLEBOOM'u takip etmeden duramıyorum. Belki biraz başkalarına da bulaştırırım. ;)

Gözleri Açık Sevmek


        " Birlikteliklerde, birlikteliğin her öğesine ilişikin senaryolar her iki tarafı da bunaltır ve öteki hakkındaki algısını etkiler. Herkes eşine kendi hikayesine göre bir rol biçer ve aralarında çarpık bir gerçeklik üretirler.
         İnsanlar olup biteceklerin tahmini üzerine ilişkilerini inşa ederler, tahminleri gerçekleşecekmiş gibi hareket ederler ve sonunda da gerçekleşir."


Tatilin üzerinden şaka maka neredeyse 3 hafta geçmiş, ben tatil kitabım diye seçtiğim kitabın nihayetine ancak dün gelebildim. Nedense tatil boyunca büyük bir hevesle yanımda taşımama rağmen, içimden tek bir sayfasını bile okumak, kapağını açmak dahi gelmedi.Onun yerine bir hafta boyunca bol bool en az 2 gazete alıp didik didik okumayı tercih ettik.

Sevgili Elvan'ın bana tavsiye ettiği, dahası benim tembelliğime dayanamayıp ( tabiki aslında kendi güzel inceliğinden kaynaklı) bana hediye ettiği kitabımı okuyabilmek tatil sonrasına nasip oldu. Burada da sözünü etmeden geçmek istemiyorum.Çünkü içerisinde ilişkiler ve de kendini tanımak adına ciddi ipuçları olduğunu düşünüyorum, ne kadar güncel roman kurgusunda olsa da.

Hikaye aslında basit günümüz teknolojik arızalarından, hepimizin başına gelebilecek sanal alem içerisinde bir karışıklık meydana gelir ve de başka birinin adresine gitmesi gereken mailler kahramanımızın mail kutusuna düşüverir. Kitap daha sonraki bütün kurgusunu bu karşılıklı mail alışverişleri üzerine kurar. Dili çok güncel, olaylar ve sorunlar çok güncel, tamamen bugünün çağdaş yaşam klasiğinin bir aktarımı. Eminim bir kaç günde kolayca okuyabileceksiniz.

Bu kitabı asıl olmazsa olmaz yapanı, o karşılıklı yazışmalardaki dipnotlar, ilişkiler hakkındaki analizleri, irdelemeleri. Okurken bir çok yerin altını çizip, not etmek geçti içimden. Belki de bu gözle bir daha okurum kim bilir?!

Kişisel gelişim adına bir referans kitabı olabilir kanımca. Bu sıcaklarda insanın kıpırdamak dahi içinden gelmezken, bulabildiğiniz en serin köşeye kaçıp kitap içindeki kişisel ve ilişkisel aydınlanmalarla kendinizi ferahlatın derim. ;)

10.08.2010

Son Durak: DATÇA


Haftanın, tatilin tam ortasında Datça yarımadasına, son durağımıza doğru düştük yollara !

Tatilimizin kalan son 4 gününü Datça için ayırmıştık. Konaklamak için seçtiğimiz yer Palamutbükü'ydü. Hiç durmadan Datça'ya, merkez yol ayrımına yaklaşık 1,5 saatte vardık. Datça - Palamutbükü arası ise düşündüğümüzden daha çok vaktimizi aldı. Yol kimi yerde bozuk, mıcırlı ve de oldukça dar olmasına rağmen yine de keyifliydi. Sahilden de giden bir yol var. Deniz manzarası eşliğinde yol keyfi yapmak isterseniz bu yolu tercih etmelisiniz, fakat bize birazcık dar geldi. Neredeyse tek arabalık.

Öğleye doğru Palamutbükü'ne, konaklayacağımız yere, limanın karşısında konumlanan Borada Otel'e vardık. Bütün seyahatimiz boyunca kaldığımız en konforlu odamız sanırım buydu, kendimize ait bir küçük evimiz vardı, önünde badem ağaçları, o ağaçların altında bize ait hamağımızla birlikte. :)



Palamutbükü kordon boyunda ufak bir tur attık, sıcaktan fenalık geçirerek. Neyseki Payam pastanesinin dondurması yetişti imdadımıza. :) Şirin bir pastane burası, belli herşey ev yapımı..mutlaka dikkatinizi çekecek, o kadar zevkli bir yer her detayıyla. Ne yazık ki sonradan öğrendim "keçiboynuzlu kurabiyesi" meşhurmuş, artık heves edip giden olursa mecbur sipariş verip isteyeceğiz. Siz deneyin. ;)

Akşam bükler arası, sahil yolundan yemek için düştük yollara..ne yalan söyleyelim ağzımızın tadına çok da uygun bir yer gözümüze ilişmedi bizim oralarda. Önce Ovabükü, yok olmadı oradan Hayıtbükü..sonunda Ortam'da karar kıldık.

Oldukça geç kalmıştık yemek için, ama hizmette kusur edilmedi. Herkes seferber oldu bizim için, sevgili garsonumuzdan kahve falı bile alacağımız var. "Neden kapatmadınız fincanlarınızı?!" diye ısrar etti, bir dahakine diyerek vedalaştık.


Lezziz ızgara karides ve de Akya

Ah unutulmaz, güzelim mehtap,bir de kafam biraz ayık olaydı. :)

Hayıtbükü'nü sevdik. Otel sahibimizin dediği gibi belki entel- dantel yeri olabilir ama hoş, sevimli bir bük, oldukça da sakin, tam kafa dinlemelik. Bir daha gelip de denizinin de tadına bakabilmek gibi bir şansımız olmadı ne yazık ki, anılarımızda o muhteşem mehtap ve karidesler eşliğinde yer etti.

Ertesi gün sabah erkenden Datça'yı keşfe gittik. Malum para çekmemiz de lazım, arabaya da benzin alalım dedik. Ama sadece topu topu iki benzinlik var koca yarımadada; biri Total, biri Petrol Ofisi.İlginç!

Sabah kahvaltımızı sahilde yapıp, şöyle bir eski Datça turu yaptık hızlıca. Ne yazık ki hızlıca, sıcak herşeye engel çünkü. Mümkünse akşama yakın saatlerde gidip tadını çıkara çıkara dolaşmak lazım, her daracık sokağın içinde ayrı bir süpriz bekliyor insanı.

 
 

 

Deniz molasını Datça İskele Mahallesinden gidilen Kargı koyunda yaptık. 2 sene önce salıncakla sallandığımız ağacın arkasında, dereyi de içine alan bir tesis var artık. Zaman ve talep herşeyi değiştiriyor sanırım. Bu kadar kalabalığı beklemiyordum haliyle, birazcık hayal kırıklığı yaşadım. Kargı Koyu'nda tatlı su karıştığı için belki deniz aşırı tuzlu değil, en azından insanı hiç rahatsız etmiyor, gözlerinizi yakmıyor. Deniz üzeri içtiğim buzz gibi limonata da keyfimi yerine getirmeye yetti. ;)

              

Sabahı denizde açıp küçük evimizin önünde, badem ağaçlarına karşı kahvaltı (bahçeden dometes,yeşillikler, gözümüzün önündeki kümesten yumurtalarımız..) keyfimizin tadına vararak, öğlen sıcaklarını ise odamızın serinliğine kaçıp bol uykulu dinlenerek geçirdik.

Bir sonraki günün keşif yeri doğal olarak Datça'nın olmazsa olmazı, Knidos Antik Kenti'ydi.


Palamutbükü'ne oldukça yakın Knidos. Yolu da güzel, işaretler konulmuş, sadece dar. Bazı noktalarda araçların birbirlerini beklemeleri gerekiyor. Yeterli sabır gösterildiği sürece ise hiç bir problem yok, şehirdeki tahammülsüzlük belki tatilin havasından, belki de bu güzelim denizin kokusundan yerini saygıya bırakıyor.

Sanırım bu suyun pırıltısını, berraklığını, mavisini, temizliğini asla unutmam mümkün olmayacak. Sanki özel bir havuzda yüzermiş gibi doya doya tadını çıkardık iskelesinden atlayıp çıkarak.


Biz biraz acemilik edip Knidos'taki restaurant konusunda tereddüt ettik. Biraz da açıkçası gece karanlığında yolun darlığı korkuttu gözümüzü, ama bir dahakine gidilecekler listemizde kesinlikle bu mütevazi restaurant var. Biz Knidos'tan ayrılırken gelen hatırı sayılır arabayı da söylemeden geçemeyeceğim, buranın bilen müdavimleri olduğu belli. ;)



Akşam yemeğimizi Palamutbükü'nde Mavi Beyaz Otel 'in restaurantında, mehtap eşliğinde yiyerek teselli bulduk. Özenilmiş, zevkli bir mekan Mavi Beyaz, ama nedense anlayamadığımız bir aksaklık söz konusuydu. Menüde ilginç bulduklarımızı denemek istedik. Kuru börülce salatası, pancarlı salata, mezelerden sadece köz biber ve deniz mahsullü pazı dolması, ve de Fener Kavurma. Salataları ne yazık ki tadamadık, çünkü istediğimizden farklı yeşillik salatası geldi. Balıklarımız geldiği için geri gönderip beklemek istemedik. Gecenin akılda kalan tadı Fener kavurma, gerçekten közlenmiş kırmızı biber (bir tabak daha yerdim sanırım ), ve de odunda pişmiş pofuduk ekmekler.


Ertesi günü yakındaki koyları keşfederek geçirdik. Palamutbükü'nün hemen yanında yer alan Akvaryum koyuna mutlaka gidin derim. Nadir güzellikteki ve pırıltıdaki denizlerden biri de sanırım bu koy'du.



Bir sonraki koya da uğradık, ama bizi akvaryum koyu kadar etkilemedi. Dahası her gelen beraberinde çöp bırakıp terk etmiş, ciddi bir temizliğe ihtiyacı var. :(

Son akşamımızı, benim gurme eğitimime katkısı olması amaçlı Karavida ziyafetiyle noktaladık. Karavida bir nevi ıstakoz, ama kancaları yok. Kuyruk kısmındaki kat kat akordiyon benzeri gövde yapısıyla kıstırıyor avını. Az cani değiliz, ama "denizden babam çıksa yerim" diyenlerden olduğumdan benim için keyifli bir deneyim oldu.


Ertesi gün sabah erkenden, istemeye istemeye dönüş yolundaydık. Kalbimiz ve aklımız unutulmaz tatlarla beraber, pırıl pırıl mavi sularda kaldı...güzel anılarımız tesellimiz. :)

4.08.2010

Bozun Bozu Bozburun ve Güzel Söğüt


Blog okumalarına iyiden iyiye kendimi kaptırmış durumdayım. O kadar renkli, hoş ve de kendine özgü sayfalar var ki ister istemez günlük işlerim arasına giriverdi bu aktivite de. Tabiki insan doğası gereği kendimi kıyaslamadan, daha ne kadar çömez ve yetersiz olduğumu kendi kendime vurgulamadan da duramıyorum. Halbuki bu unutulması gereken düşüncelerden biri; çünküüüü burada eğlenmek için bulunuyorum, dahası amacımız kamuyla paylaşımı açık tutmak, yeni bir şeyler öğrenmek ve ufku genişletmek, ve ve ve de en önemlisi içimdeki bu yazma isteğini azıcık olsun, hayatta tatmin edebilmek... :)

Efendim tatil günceleri uzar gider, bahsini geçirmiştim, yaz yaz bitmez.. Ama anlatmak istediğim bir kaç yercik daha kaldı dağarcığımda, az sabır diyerekten Bozburun yolculuğumuza başlıyorum, yalnız önce aklıma gelen ufak bir notu da geçivermek istiyorum. ;)

Losta!

Burası Selimiye'de küçük bir dükkan..içindeki renkliliği görünce, mekanın dar geldiğini siz de anlayacaksınız. İsmini aratınca web üzerinde, aşağıdaki bloğa denk geldim, ve iyi ki de gelmişim diye geçirdim içeriğindeki resimleri gördüğüm zaman. Fazla söze gerek yok; ben ne yazık ki bu kadar fotoğrafı bırakın, tek bir kare bile ayıramamışım arşivimde Losta'ya, haksızlık etmişim. Lütfen aşağıdaki blog'tan bakın, tanıyın ve de mutlaka uğrayın. Ben şimdilik sevdiceğimin bana hediyesi kolyemle teselli buluyorum, bir dahakine sepetimi ağzına kadar da doldurmayı düşünüyorum. ;)

http://nonim.blogspot.com/2010/08/losta-selimiye.html

Gelelim Bozburun'a. :)

Yollara düşünce Bozburun isminin nereden geldiğini daha da iyi anladık. Gerçekten bozun bozu bir coğrafya, öncesinde yeşillikler içinde başlayan yol Selimiye'den itibaren iyice çoraklaşıp, yüksek tepelere dönüşüyor. İnsan elinde olmadan "hangi akıl buralara gelip de bir hayat kurmuş" diye düşünmeden edemiyor. :) Belki de insanları cezbeden bu bakirliği,ıssızlığıdır kim bilir!

En sonunda, bu kavrukluğun içinde döne dolana bir yerleşim merkezine vardık. Çok küçük bir yer Bozburun, belki görüntüde Selimiye'den bile daha renksiz, ama her ne hikmetse bu  açık deniz havası, bu ferahlık bize yaradı, hoşumuza gitti...Bozburun'u bağrımıza bastık, onun bizi bağrına bastığı gibi. :)



Denizin hemen kıyısında anca tek arabanın geçebileceği bir yol var. Bu yaz taşıt trafiğine kapatmışlar, aslında ilk başta söylenmiştik azıcık ama sonra denize girerken bunun pek de fena bir fikir olmadığına karar verdik. Zira o yolun hemen yanındaki, dibindeki yerlerden denize giriyorsunuz, eğer geçerse araba kafanızın üzerinden geçiyor neredeyse siz şezlongunuza yayılmış şekilde mırıl mırıl güneşlenirken. :)))



Suna Teyze'nin pansiyonunda ayırtmıştık yerimizi, ama bir katakulli sonucu kızı Tuna'nın misafiri olduk. Halimizden memnunduk gerçi, koccamaaan dubleks evin bir katını bize verdiler. Yine de bizim gözümüz yeni yapılan apartta kaldı. Israr edin yeni binadan isteyin yerinizi, inat edin, hır çıkarın yine de orada kalın fikrimce. :) En güzel keyif sabah balkona çıktığınız anda denizle burun buruna gelmeniz, ama açıkcası Bozburun civarında denizle burun buruna gelmemek pek de mümkün değil. Sabah kalkınca denize girerek yıkadık yüzümüzü, ardından Suna Teyze'nin yeşil bahçesinde ağaç altında, denize bakarak yaptık dolu dolu kahvaltımızı. Asla unutamayacağım sanırım ne Bozburun ekmeğinin, ne de kıpkırmızı dometeslerinin tadını.

Bozburun içinde küçük bir tur attığınız zaman  karşınıza sizi şaşırtan, "canım bunun burada ne işi var." dedirten küçük dükkanlarla, kafelerle karşılaşıyorsunuz. Bu kadar dünyanın bir ucunda bir yerleşke içerisinde bu kaddaar keyifli yerleri görebilmek beni açıkca söylüyorum hayretler içinde bıraktı. :)


İlk gece, yemek için Orfoz'dan yer ayırtmıştık günler öncesinden. Rezervasyonsuz gidebilmenin çok da mümkün olmadığı mekanlardan biri Orfoz, toplasan , olsa olsa 7-8 masalık denize sıfır küçük bir butik restaurant. Kendisine ait bir menüsü var. Karadan ulaşımsa sınırlı, çünkü belli bir noktadan sonra aracınızı bırakıp patika yoldan ilerlemeniz gerekiyor. Telefon ederseniz eğer sizi karadan kendilerine ait bir tekneyle aldırıyorlar 5-10dk içinde. Biz bu konuda biraz karışıklık yaşadık ve de açıkcası ilk anda mekanda bizi karşılamaları bu güzel mekana hiç de yakışır kibarlıkta olmadı. Bilinmeli ki, her Bozburun'u ziyaret eden kişinin burayı avucunun içi gibi bilmesi mümkün değil, dahası bizim burayı ilk ziyaret edişimizdi..ve de bahtsızlık ki bize tarif ettikleri apart'ın aynı isimde bir eşi de kaldığımız yere çok yakında konumlanmaktaydı. Yine de bu beklenmedik yolla ilgili rötarın keyfimizi bozmasına izin vermeyerek, tatil anılarımız içinde gülünmesi gereken bir dipnot olarak kalmasını tercih ettik. :)



Haklarını yememek lazım, gerçekten zevkli bir yer yapmışlar. İnsan imreniyor. Önünüze getirilen herşey belli bir zevkin ürünü,hepsi seçmece, size hizmet eden insanlar çok kibar, her zaman dikkatleri üzerinizde, özetle servis de mükemmel. Biz fırında midye, ızgara ahtapot ve kalamar, ana yemek olarak da orfoz balığıyla devam ettik. Yemeğimizi de tatlı tatlı, kıvamında bir "cream caramel" ile tamamladık. Fırında midyeyi mutlaka deneyin derim, ben neredeyse parmaklarımı yiyordum. Tek eleştirel , ortak düşüncemizse şu oldu; "bütün tatlardaki benzerlik"..muhtemelen marinesinden kaynaklı. Bu konuda kesinlikle uzman olarak görmüyorum kendimi, ama tatlardaki benzerlik açıkcası birazcık sıkıcı geldi bana,bize. Yine de Bozburun civarındaysanız, hayatınızda bir kere olsun burada yemek yemelisiniz derim. ;)




Bozburun'da herkes ya balıkçı ya da tekne sahibi, eğer koyları gezmek isterseniz sahile çıkıp bir tekneyle anlaşabilir ve de denize açılabilirsiniz. Biz de ikinci günümüzü kapı önünden deniz, ardından bahçede kahvaltı sonrası bu şekilde değerlendirdik. 2-3 saatlik bir deniz üstü esintisi bize yetti de arttı bile, ki bol bool da suyun içinde cup cup yüzüldü. Adakapısı denilen yer gerçekten görülmeye değer, bir arkadaşımın görmeden önce bana söylediği gibi birazcık Bahamalar etkisi var. :) (sankim Bahamalar her yaz tatil yaptığımız yer. :P )

E malum deniz yoruyor, acıktırıyor..sürekli hopla zıpla, denize atla.. kafamızın içinde "ne yesek,ne yesek" yüksek ses bağrınmaları arasında karaya ayak bastık. Basar basmaz da günün neredeyse sabah, akşam, her daim dolu olan yerine Lokum Mantı Evi 'ne kendimizi dar attık. Mutlaka ve mutlaka uğranılası, yemek yenilesi listeme bu yeri eklemek istiyorum. Ailece çalışıyorlar, herşey taze, kalanı yiyorsunuz, ayrıca çok da evimde yemek yermiş edasıyla keyif yaptım..ve de çok da lezzetliydi. Menümüz; portakallı enginar ( son ikinin birini biz, birini arka masamız aldı.Harikaydı! ), bir porsiyon mantı (uzun süredir böyle lezzetli mantı yememiştim. Kesinlikle ev yapımıydı.),yanında zencefilli ev yapımı limonatalarımız (keşke taze nane de olsaydı içlerinde ), ve de tabiki benim yoğun ısrarlarımla dondurmalı, yine ev yapımı irmik tatlısı (kesinlikle bu da taptazeydi.)


Bozburun'daki son gecemizi Söğüt'e ayırdık, Güzel Söğüt'e..

Bir kaç kişi yolu hakkında farklı referans verdi. Ama sonunda biz göz karartıp arabamızla gitmeye karar verdik, zorlanırsak, aman aman bozuksa döneriz diye. Açıkçası denizden gitmek nasıl olur bilmiyorum, fakat bence kara yoluyla da gidilmeli Söğüt'e..Yol Gemi yapım atölyelerinin arasından gidiyor, hani bir korku, gerilim filmi çekilse bu civarda çekilsin derim. Birden karşınızda bir tekne,yat iskeleti, ölüsü, ya da neredeyse bitmeye yakın gıcır gıcır olanı bitiveriyor. Sanki ruhları varmış gibi ayaktalar. Denizse yer yer o kadar karanın içine doğru ilerliyor ki, ben elimde olmadan "buradan önceden büyük bir nehir dökülüyormuş denize" diye bıdı bıdı yol boyunca senaryolar ürettim. Evet, dar bir yol, neredeyse tek arabalık, ara ara çukurlar var. Ama hiç üzerinden geçilmeyecek gibi de değil. ;)

   


Döne döne döneee tırmanıyorsunuz Söğüt'e doğru, içinizden "aman panik yapmıyayım, ama bu köy deniz kenarında değil miydi yahu ?! " diye söylene söylene. Sonrasında öyle bir manzara kucaklıyor ki sizi...anlatılmaz, ancak yaşanır. Neden günü Söğüt'te batırmak gerektiğini işte o an, o noktada anladım. :)

Biz yemek için Denizkızı'nı tercih ettik. Burası da rezervasyonlu gelinmesi gereken bir yermiş, şansımız yaver gitti sonuncu masayı kaptık. Bizden sonra bir grubu daha kabul ettiler ama, içerden masa çıkararak. Denizin hemen kenarında, kumsalın içinde neredeyse yemek yediğiniz yer.. ve öyle güzel batıyor ki güneş karşınızda. :)

                          

Ahtapot yiyorsunuz, hatta sadece ahtapot yiyorsunuz. Bu kadar bol, dolu dolu ahtapot ızgara yapıldığını burada gördüm ben..zati yerken de tamamiyle kıh'ladım. :)

Gece dönüşte şöfor alkolü fazla kaçırınca araba kullanma keyfi bana kaldı. Tam üç tane tilki gördük,geçti önümüzden. Umarım bu bakirliği hiiiiç bozulmaz buraların...